Yokuşlarda yoruldum düzlüğe çıkar beni.
Hanif bir evin penceresine al beni.
Alın yazım olmasın bu hıçkırık bu gece bu upuzun serseri düş.
Elimi uzatıyorum, gece…
Dilimi uzatıyorum, gece…
Ruhumu uzatıyorum, gece… Gel ve geceden al beni…
Tutsak bir kemanım, kırık bir ney’im ve bulanık akan gözyaşlarım var. Hesapsız hatalara müptela şu duvarın kalkmış sıvalarının sıvazlanması gerekiyor. Zaman akıyor. Hoyrat bir el altı yanımdan beni sarıyor, beni alıyor, beni ‘kendisi’ yapıyor. Korkuyorum.
Geçen her dakika ruhuma asırlık acıların yeşerdiği anları yüklüyor. Kaldıramıyorum. Eziliyorum.
Gülüm olmayınca gecem oluyor.
Geceye hıçkırıklarım yağıyor.
Ağıyor her taraftan ön tarafı kapalı bulutlar. Kesif bir buhran beliriyor bahardan kopmuş mevsim gibi… Bulutlar battaniyem oluveriyor. Ellerim dışarıda kalıyor, böylece ruhum üşüyor, ben üşüyorum. Üşümek en büyük hastalık, doktoru ‘tek’ ‘bir’ olan bir hastalık…
Ellerim ve sözlerim üşüyor.
Yoluna saptır beni.
“Bildiğini yaşamamanın” getirdiği “bildiklerini de unutma” ların cenderesindeyim şimdi. Hafıza, ihaneti af etmiyor görüyorum. “ya yeni hal, ya da izmihlal” diye haykırıyor hayal.
‘Geceye benzeyen gençliğim’den gündüze benzeyecek yaşlılığıma avdet etmek istiyorum. Tüm benliğimle bunu istiyorum.
Yarına miras bıraktığım onca kırılmış parçacıklarımla…
Gün/ah/larımla…
Yaralarımla… Merhem kokan arşına dokunduruyorum yüreğimi, benliğimi…
Al(ırmısın) onu… Evir, çevir ve toparlanmış olarak ver toprağa, ver bana.
Ellerim ve ayaklarım hıçkırıyor
Nesneye tutsaklığımı bitir
Geceden kurtar beni…
m. zahir ertekin