 Filibeli Ahmet Hilmi `nin A`makı Hayal adlı eserinin, tahlilini sizlerle paylaşmak istedim.. | HAYALİN DERİNLİKLERİ
A’mâk-ı Hayal, Filibeli Ahmed Hilmi tarafından kaleme alınmış, Kaknüs yayınlarınca basılmıştır. Hayatla hayal arasındaki çizgide gezinen, son derece akıcı ve derin tasavvufi bir eserdir. Öz ve kısa bir anlatım var belki , belki binlerce sayfa değil. Ancak, öz’den gelmiş, öz’e hitap edebilmiştir. Amâk-ı Hayal, yirmi üç “fantastik” hikâyeden oluşur. Kitabın ana karakterleri; Raci’nin, Aynalı Baba rehberliğinde manevi alemlere yapılan yolculukları anlatılır. Her yolculuk, hepsi birbirinde güzel, bir hikaye içerir.
Raci, iyi eğitimli, ahlaklı, kendini yetiştirmiş bir gençtir. Çevresinin aksine, hep bilgiyle meşgul olmuş. İşte bu bilgi yığının altında bir gün kalbinin durumunu incelediğinde, acayip bir karmaşa içinde olduğunu görüyor. Küfür ile iman, inkar ile ikrar, tasdik ile şüphe arasında kalıyor, bunalıma düşüyor. Genç Râci hayata dair birçok soru işareti besliyor kafasında, inanç ve felsefe soruları düğüm oluyor beyninin içinde. Bulduğu hiç bir cevaptan tatmin olamıyor. Herkes için normal gelen şeyler ona başka türlü görünüyor. Bu dayanılmaz durumdayken, rahatlamayı sarhoş olup kendinden geçmekte buluyor. Sorunlarını içki ve eğlenceyle unutmaya çalışıyor. Şu durumda mahvolmak üzereyken, birgün tüm manevi gücünü kullanarak, kendini bu sersemlikten kurtarmaya karar veriyor. Şüphelerini öldürecek delilleri bulmak için araştırma ve incelemeye koyuluyor. Hakikate susamış olan Raci, bir gün mezarlıkta Aynalı Baba ile tanışıyor. Aynalı, mezarlıkta derme çatma kulübesinde yaşayan bir bilge. Üzerinde ayna parçaları yapıştırılarak süslenmiş cübbesi ve takkesi olan meczublara özgü giysi ve davranışlarıyla kendini perdelemiş, bu nedenle toplumdan uzaklaşmış. Raci, onun bu görüşünün altında, hakikat bilgisine ulaşmış, varoluş gerçeğini kavramış bir filozof olduğunu anlar. Onun bu zenginliğinden istifade etmek ister ve Raci ile Aynalı Baba’nın birlikteliği böylece başlamış olur. Ruh ve madde alemi arasında varlığın hakiki manasını arayan Raci’nin ontolojik sorularına cevap aramaya koyulurlar.
Aynalı Baba ve Raci` nin hem çalınan ney eşliğinde -buradaki ney tesadüf olarak seçilmiş bir enstrüman değildir, tasavvufta ney insanı simgeler.- hem de esrarlı ot sayesinde, - ve tabi ki cezvede pişen kahveyi de unutmamak gerek - çıktıkları sırlı yolculuklar anlatılır. Raci’nin kafasındaki sis perdesi, bundan sonra yavaş yavaş dağılır ve bizleri de tadına doyamayacağımız heyecanlı bir yolculuğa çıkarır. Raci`nin, hayalin derinliklerinde, hiçlik zirvesinden zerdüşt`ün diyarına, kaf ve anka`ya, oradan da İlahi aşkın nuruna doğru yaptığı bu manevi yolculuklarda, bizler de tasavvuf deryasının sırlarına doğru kanat çırpmaya başlarız. Fakat, eser, hikayelerin zaman zaman Hakkın hakikatine bağlaması açısından, felsefeyle yoğunlaştırılmış bir roman olarak nitelendirilemiyor, manzum yazı niteliğini de taşıyan, ve daha çok tasavvufa meyleden, kelam bilgisinin sınırlarının aşıldığı ütopik bir yapıt oluyor.
Gerçekleri rüyanın derinliklerinde bulan genç, sorunlarının çözümünde, hakikat bilgisine ulaşma yollarındadır. Raci’nin, ruhi deneyimleriyle, Hintli bir çocuk, bir müezzin (Ayasofya), Hint padişahının oğlu, Çinli bir talebe, tek gözlü, tek kollu, tek bacaklı bir yaratık olan serüvenleri, gerçeküstü kentlerde geçer. Her bir manevi yolculuk; mekan, kişi ve temaları bakımından farklılık göstermektedir. Böylece kitap, sanki dokuz öyküden oluşan bir eser niteliğindedir. Hikayelerden ikisini paylaşmak istiyorum. Zerdüşt hikâyesi akıllara zarar bir güzelliktedir. Olgun insan (İnsan-ı kamil) olabilmenin ne tür tuzaklarla (nefsin tuzaklarıyla) dolu olduğu harika betimlemelerle anlatılmıştır. Raci kendini İranda temaşa bayramında zulmetle nurun savaşında bulur. Bu, gerçek bir kendini buluştur çünkü orada adını ve kim olduğunu öğrenir: o hikmettir. Hürmüzün savaşçılarından muhabbeti, ehrimeninkilerden de kibir ve haset ve şehveti görürüz. Finalde önüne gelen herkesi biçmiş hikmet pehlivan, şehvete esir düşer ve ne hürmüzün ne ehrimenin emrindeki aşk hikmeti kurtarır ve zulmetle nur tekrar eşitlenir. Temaşa bayramı biter. Aradaki beyitlerle de tadından yenmez bir hikâye olur. Bir diğeri ise; Ulular Meclisi bahsi, ki bence kitabın en değerli bölümüdür ve üzerinde dikkatle durmak icab eder. Beşeriyyet mahçuptur ve sorusuna cevap aramaktadır. Sırasıyla; Cenab-ı Halil ( Hazreti İbrahim ), Cenab-ı Kelim ( Hazreti Musa ), Cenab-ı Adem ( Hazreti Adem ), Konfüçyüs, Eflatun (Platon ), Aristo, Zerdüşt, Brahma, Cenab-ı Mesih ( Hazreti İsa ), Hazreti Lokman, Hızır ve nuruyla cümle alemlere şeref vermiş, iki cihan serveri Hazreti Muhammed ( s.a.v ) ` den cevaplar alır. Beşeriyyetin mahcubiyetle cevap aradığı soru şudur; “saadet nedir ?” ve fahri kâinatın Efendisinin, beşeriyyetin sorduğu “ saadet nedir ? “ sualine cevabı, felsefeden, tasavvuftan ve batıni olmaktan münezzeh; müspet, müşahhas ve muhkem bir nitelik taşır; “ Ey beşeriyet ! Saadet, hayatı olduğu gibi kabul edip zorluklarına göğüs gererek ıslahı için çaba göstermektir ! ”
A’mâk-ı Hayal, zaman zaman aklın manivelasının zorlandığı sorular sormaktadır ve hepsine de müspet cevaplar verilmektedir. Felsefede mühim olan cevap değil, sual olduğu için A’mâk-ı Hayal` i bambaşka bir mertebeye oturtmak ve o cepheden değerlendirmek gerek. Alt metin olarak, üzerinde düşünelecek çok fazla ayrıntı barındırıyor. Üsluptaki rahatlık, böylesine derin anlamlı bir kitabı bir solukta okutuyor, fakat eser bir kez okunup bırakılacak bir kitap değil. Birçok tasavvufi öğe ile çatılmış kendini bulma öyküsü/öyküleri. İnsanın kendi kişisel yolculuğunun yanısıra bir kitabın yazıldığı tarihe ve yazıldığı yere, bir de aynı coğrafyada ikamet eden şimdiki metropaganların haline bakınca esere hayran olmamak elde değil. Öyle ki, modernizmin olmadığı bir devirde, post-modern yazılmış bir eserdir. Okunan her cümlede bu kadar yüzeysel yaşıyor olamayız diye hayıflanmalara neden oluyor. Kendini unutmaya çalışanların, kendini bulma çelişkilerinden peydah olmuş uhrevi bir çilenin, belki de hazzın hikayesi. Kesinlikle muhteşem bir eser.
Ahmed Hilmi’nin bütün bir kitapta vermeye çalıştığı ders şu metinde gizli: “Ey avare yolcu! Yürü! Durma, yürü! Bu geçici alemin zevkleri seni Allah’a kavuşmaktan alıkoymasın. Bu eşsiz manzaraların, bu güzelliklerin hepsi yalnızca bir rüya ve hayaldir. Ey zavallı ziyaretçi! Yürü! Durma, yürü! Yürü, kendi aslına kavuş. Kemalin dereceleri bunlardır. Geçici süs ve gösterişi terk edip, yürü ki Allah’a kavuşma kadehinden içesin. Yürü ki, yokluk meydanında Allah’ın kudretini ve sırrını göresin.” Söyleyecekleri varmış Filibeli’nin, Aynalı’ya söyletmiş. Duyacaklarınız varsa daha, Raci olabilirsiniz.
CEMİLENUR BAYRAM |